CRUMB
CRUMB
Bir çizer olarak kağıt ve kalemlerle geçen şu ana kadarki ömrümde, “Nasıl bir iş sizinkisi?”, “Zor olmuyor mu?”, “Asıl işin ne?” sorularını ne kadar çok duyduğumu ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Bu sorular karşısında gevelediğim manasız yanıtları saymazsam eğer, gerçek anlamda vere(bile)cek açıklayıcı bir cevabım hiçbir zaman olmadı. Yaptığım işin dışarıdan nasıl göründüğü konusunda da kafa yormadım pek. Mesleğime övgüler düzmeyecek kadar duygularımın törpülenmiş olduğunu hissederim hep. Zaten gerçek anlamda bu bir iş, bu bir meslek diye de düşünmedim hiçbir zaman; içgüdüsel olarak “kağıtları karalamanın ilkelliği” sanırım benim için cazip olan. Çizerken duyduğum hazzı tarif edecek kadar ne güçlü bir kalemim ne de isteğim var. Çizerlik mevzu bahsini bir kenara koyalım. Bir okur olarak, sevdiğim çizgi romanları okurken aldığım hazzı da tarif edebileceğimi sanmıyorum; hem çizgilerinden hem de anlattıklarından dolayı en çok da Robert Crumb’ınkileri okurken.
Dünya çizgi roman tarihinin tartışmasız en büyük efsanelerinden olan Robert Crumb, 1943 yılında orta halli kalabalık bir Amerikan ailesinin ikinci çocuğu olarak Pennslyvania’da dünyaya geldi. Büyük kardeşi Charles’ın ona aşıladığı çizgi roman aşkı sayesinde 60′lı yılların sununda profesyonel olarak başlayıp günümüze kadar gelen çizerlik hayatı boyunca “Fritz the Cat”, “Mr. Naturel”, “Devil Girl”, “Eggs Ackley” gibi sıra dışı çizgi karakterler yarattı. En çok da kendisini çizdi. Çizdiği hikayelerde hayatının tüm evrelerini en ince detayına kadar okuyucuya çekinmeden gösteren Crumb’ın en önemli çizgi karakterleri arasında her zaman kendisi oldu.
Crumb’ın 70′li yıllarda, özellikle de çiçek çocukları arasında büyük bir fenomene dönüşmesinin en önemli sebebi, insanın ikiyüzlü - hayvani - aşağılık yönlerini gerçekleri gizlemeye ihtiyaç duymadan (merkeze kendi maceralarını koyarak) yazıp çizmesiyle yakından alakalıdır. Çizdiklerinde politik hiç bir söylemin arkasına sığınmayan Crumb’ın nerdeyse tüm eserleri, insanın karmaşık ve kirli doğası ile ilgilidir. Çizdiklerinde kendi fantezilerini öylesine açık bir dille ifade etmiştir ki, günümüzde “hiç bir tabu ile sorunum yok” diyebilecek herhangi birini şok etmesi bile kaçınılmazdır (en azından “bütün bunlar nasıl yazılıp çizilmiş” dedirterek).
Sert mizaçlı asker bir babanın katı kuralları ile büyüyen Crumb, ilkokulda ve ergenlik çağında abisi Charles ile beraber arkadaşları tarafından sürekli ezildiği bir çocukluk dönemi geçirdikten sonra, bu ezikliğin verdiği içine kapanıklıkla 19 - 20 yaşlarında sürekli intihar etmeye çalışan ve korkaklığından dolayı bunu bir türlü beceremeyen çaresiz bir hanım evladı” olduğunu eserlerinde açık bir dille her zaman ifade etmiştir.
ÇİZEREK KURTULMAK
Robert Crumb, aşık olduğu 20′li ve 30′lu yılların blues plaklarını dinleyerek hayata dair tüm öfkesini intihar edercesine bir cesaretle kağıda dökmeye başladığında, çizgi roman tarihinde yepyeni bir kapı araladığının farkında bile değildi belki. O güne dek kabul görmüş çizgi romanların tüm kahramanları “üstün insan” kalıplarıyla sınırlandırılmış, sahte dünyalar üzerinde fantaziden fanteziye koşan pür,i pak karakterlerdi. Onun karakterleri, insanın ilkel doğasına dair tüm “negatif” özellikleri taşıyarak, kendi bildikleri kirli yollardan ilerleyerek, dönemin sanatçılarını (çizgi roman, resim, müzik, sinema…) derinden etkilemiş ve Crumb’ı ülkesinde karşıt kültürün önemli bir simgesi haline getirmişti. 70′li yıllarda kariyerinin zirvesine çıkan Crumb, ününü pekiştiren “riyakâr” diye nitelendirdiği düşüncelerden oldukça rahatsızlık duymaya başlamıştı. Bu durumu, “ilgilendikleri şey çizdiklerim değil sadece ünüm; nerdeyse sanki Amerika’da icat edilmiş bir davranış şekli, bundan nefret ediyorum” diye değerlendiriyor.
Robert Crumb, 1972′de “Frizt the Cat”in Ralph Bakshi tarafından sinemaya uyarlanan animasyonunu ise düşünmek bile istemiyor. Açık politik göndermeler altında boğulmuş olan filmden o kadar çok rahatsız olmuş ki, ünlü karakterini filmden hemen sonra çizdiği bir macerasında öldürerek ondan kurtulmuştur.
AMERİKA'DAN KAÇIŞ
Crumb ünü ile ilgilenenlere ve “yaşı ilerledikçe nasılsa yumuşar” söylemlerine tepki olarak, yaşlandıkça daha sert hikayeler çizmeye başlar. Koca popolu, kalın bacaklı kadınlara duyduğu ilgiyi tuhaf fantazileriyle süsleyerek abartılı biçimde iyice deşifre eder “Blow Joe” adındaki oldukça sert bir hikayesiyle alabildiğine uçlara giderek ürün reklamlarında pohpohlanan “çekirdek Amerikan ailesi” kavramıyla ağır biçimde dalga geçer. Crumb’ın nefret ettiği tüm tepkiler belli çevrelerin büyük nefretini kazansa da, ününden bir şey kaybettirmez; aksine yaptıkları daha da ilgi görür. Ülkesi Amerika’nın politikalarından iyiden iyiye nefret etmeye başlayan Crumb, kendisi gibi bir çizer olan karısı Aline Kominsky’nin ısrarlarıyla 90′ların başında Fransa’nın güneyinde ıssız bir bölgeye taşınarak yaşamının geri kalan kısmını burada sürdürmeye karar verir ve yoğun ilgiden sınra gelen sessiz günler, Crumb hayranı olan David Lynch’ın yapımcılığını üstlendiği, Terry Zwigoff’un yönetimindeki “Crumb” (1994) belgeselinin dünya festivallerine düşmesiyle yeniden bozulur.
CRUMB KARDEŞLER
Robert Crumb’ın kendini çizdiği hikayelerde sürekli film yapmakla kafayı bozduğu için dalga geçtiğini gördüğümüz yakın dostu Zwigoff, (ki o da bir çizgi roman ve blues manyağı) ilk uzun metarjlı filminin arkadaşı Crumb’la ilgili bir belegesel olması gerektiğini düşündüğünde, bu kadar ilgiyle karşılanacağını tahmin etmiş miydi bilinmez ama, filmin gücü de sadece Crumb’ın ilginç kişiliği ve ünüyle alakalı değildir kesinlikle (Bu arada Zwigoff’un geçmişte, 30’lu yılların efsanevi blues kemancısı Howard Armstong’u anlattığı “Louie Bluie” (1985) isimli orta metrajlı başarılı bir belgesel daha çekmiş olduğunu da hatırlatayım.)
Zwigoff, Robert Crumb’ın çizgilerle geçen kariyerini anlatırken, kamerasını Crumb ailesinin tanınmayan iki kardeşine çevirdiğinde, görülen manzara şoke edicidir. Amerikan ordusunda çıldırmış bir babanın katı baskılarıyla büyüyen, ezik oldukları için okulda diğer çocuklar tarafından sürekli hırpalanan ve bu yüzden çizgi romanlara sığınarak çizgi romancı olmaya karar veren üç erkek kardeşten ikisi Robert Crumb’ın üstün yeteneğinin gölgesinde kalarak çizmeyi bırakmışlardır. Filmde, küçük kardeş Maxon’u yıllardır yaşadığı döküntü bir otel odasında meditasyon yaparken görürüz. Geçmişini orada yaptığı resimlerini satarak karşılamaktadır. Maxon ressam ama özünde bir seks manyağıdır. Geçmişinde marketlerde alışveriş yapan kadınlara gizlice yaklaşıp donlarını indirdiği için bir süre hapis bile yatmıştır. Nevrotik büyük kardeş Charles’a gelince… Onun hikayesi iyice trajiktir. Charles çizmeyi bıraktıktan sonra sonra çıldırmış ve insanlardan korktuğu için annesinin evine sığınarak onun himayesinde yaşamını küçük bir odada sürdürmeye başlamıştır. Charles’ın uyumak ve okumak dışında yaptığı tek iş, kalınca bir deftere yaptığı kimseye göstermediği çizimlerdir. Zwigoff’un kamerasından bu defterdeki sayfaların tek tek aralandığı sahneyi ilk gördüğümde tüylerim diken diken olduğunu hatırlıyorum. Bana “Nasıl bir iş sizinkisi?” diye sorduklarında, tanımlayamadığım duygularımı orada birebir görmüştüm sanki: “İçgüdüsel olarak ilkel bir biçimde kağıtları karalamak”… Filmin çekimlerinden kısa bir süre sonra büyük kardeş Charles’ın intihar ettiğini öğreniyoruz kapanış jeneriğin de ve Zwigoff’un, filmini ona ithaf ettiğini.
ÇİZGİ ROMAN AŞKI VE SİNEMA
Bütün iç acıtıcı detaylarına karşın “Crumb” belgeselinin çok eğlenceli ve büyüleyici birçok aynı tarafı da var: Crumb’ın kendi hikayelerini kare kare yorumlandığı bölümler (ki bu bölümler yüzünden filme 18 yaş sınırlaması getirildiğini de belirteyim hemen), bacak fetişistleri için çıkan bir derginin fotoğraf çekimlerine katılan Crumb’ın, çizdiklerine tıpatıp benzeyen iri bacaklı kadınlarla birlikte poz verdiği sahneler, eski karısı ve kız arkadaşlarının Crumb hakkındaki yorumları ve Crumb’ın Amerika’dan ayrılıp Fransa’ya gidiş hikayesi… Filmin, 20’li yılların blues plaklarından derlenen muhteşem müziklerini unutmayalım. Eğer filmi sipariş etmeyi düşünürseniz sepetinize kesinlikle “soundtrack”ini de atın, pişman olmayacaksınız.
Zwigoff’un “Crumb” belgeseli festivallere düştüğü andan itibaren dünyanın en iyi belgesellerinden biri ilan edildi. Büyük sinema dergilerinin düzenlediği “Ölmeden önce seyretmeniz gereken 1000 film - 100 film” gibi listelerin hemen hemen tümünde klasikleşmiş başyapıtları ardına alarak boy gösterdi. Terry Zwigoff’un başarısının sırrı, elbette ki yakın dostu olan Crumb’ın dünyasını çok iyi bilmesi ve katıksız bir çizgi roman delisi olmasıyla yakından ilgiliydi; ama işte yine de bu başarının en büyük sebebi onun yönetmenlik dehasındaydı. Zwigoff sadece belgesellerin yönetmeni olmadığını da, “Crumb” belgeselinden tam 7 yıl sonra çektiği bir çizgi roman uyarlaması olan “Ghost World” (2001) ile gösterdi; ve film kısa zamanda külte dönüştü.
“Crumb” DVD’sinin amazon.com’da satılan iki ayrı baskısına gelecek olursak, “Special Edition” ibareli ikinci baskıda bulunan yönetmen Zwigoff ve eleştirmen Roger Ebert’ın filme paralel sesli yorumları dışında iki baskının birbirinden pek bir farkı yok. Üstelik nedenini anlayamadığım bir biçimde sesli yorum bulunmayan ilk baskısının fiyat ikincisine oranla bir hayli pahalı. DVD’yi almak için ek özellik taşıyıp taşınmamasına aldırmayan bence; filmi izledikten sonra başka bir detay izleme ihtiyacı hissetmeyecek kadar doymuş olacaksınız büyük olasılıkla, Crumb’ı bilin ya da bilmeyin…
DVD + dergisi Kasım 2006 sayısından. Yazan : Oky
Bir çizer olarak kağıt ve kalemlerle geçen şu ana kadarki ömrümde, “Nasıl bir iş sizinkisi?”, “Zor olmuyor mu?”, “Asıl işin ne?” sorularını ne kadar çok duyduğumu ne siz sorun ne de ben söyleyeyim. Bu sorular karşısında gevelediğim manasız yanıtları saymazsam eğer, gerçek anlamda vere(bile)cek açıklayıcı bir cevabım hiçbir zaman olmadı. Yaptığım işin dışarıdan nasıl göründüğü konusunda da kafa yormadım pek. Mesleğime övgüler düzmeyecek kadar duygularımın törpülenmiş olduğunu hissederim hep. Zaten gerçek anlamda bu bir iş, bu bir meslek diye de düşünmedim hiçbir zaman; içgüdüsel olarak “kağıtları karalamanın ilkelliği” sanırım benim için cazip olan. Çizerken duyduğum hazzı tarif edecek kadar ne güçlü bir kalemim ne de isteğim var. Çizerlik mevzu bahsini bir kenara koyalım. Bir okur olarak, sevdiğim çizgi romanları okurken aldığım hazzı da tarif edebileceğimi sanmıyorum; hem çizgilerinden hem de anlattıklarından dolayı en çok da Robert Crumb’ınkileri okurken.
Dünya çizgi roman tarihinin tartışmasız en büyük efsanelerinden olan Robert Crumb, 1943 yılında orta halli kalabalık bir Amerikan ailesinin ikinci çocuğu olarak Pennslyvania’da dünyaya geldi. Büyük kardeşi Charles’ın ona aşıladığı çizgi roman aşkı sayesinde 60′lı yılların sununda profesyonel olarak başlayıp günümüze kadar gelen çizerlik hayatı boyunca “Fritz the Cat”, “Mr. Naturel”, “Devil Girl”, “Eggs Ackley” gibi sıra dışı çizgi karakterler yarattı. En çok da kendisini çizdi. Çizdiği hikayelerde hayatının tüm evrelerini en ince detayına kadar okuyucuya çekinmeden gösteren Crumb’ın en önemli çizgi karakterleri arasında her zaman kendisi oldu.
Crumb’ın 70′li yıllarda, özellikle de çiçek çocukları arasında büyük bir fenomene dönüşmesinin en önemli sebebi, insanın ikiyüzlü - hayvani - aşağılık yönlerini gerçekleri gizlemeye ihtiyaç duymadan (merkeze kendi maceralarını koyarak) yazıp çizmesiyle yakından alakalıdır. Çizdiklerinde politik hiç bir söylemin arkasına sığınmayan Crumb’ın nerdeyse tüm eserleri, insanın karmaşık ve kirli doğası ile ilgilidir. Çizdiklerinde kendi fantezilerini öylesine açık bir dille ifade etmiştir ki, günümüzde “hiç bir tabu ile sorunum yok” diyebilecek herhangi birini şok etmesi bile kaçınılmazdır (en azından “bütün bunlar nasıl yazılıp çizilmiş” dedirterek).
Sert mizaçlı asker bir babanın katı kuralları ile büyüyen Crumb, ilkokulda ve ergenlik çağında abisi Charles ile beraber arkadaşları tarafından sürekli ezildiği bir çocukluk dönemi geçirdikten sonra, bu ezikliğin verdiği içine kapanıklıkla 19 - 20 yaşlarında sürekli intihar etmeye çalışan ve korkaklığından dolayı bunu bir türlü beceremeyen çaresiz bir hanım evladı” olduğunu eserlerinde açık bir dille her zaman ifade etmiştir.
ÇİZEREK KURTULMAK
Robert Crumb, aşık olduğu 20′li ve 30′lu yılların blues plaklarını dinleyerek hayata dair tüm öfkesini intihar edercesine bir cesaretle kağıda dökmeye başladığında, çizgi roman tarihinde yepyeni bir kapı araladığının farkında bile değildi belki. O güne dek kabul görmüş çizgi romanların tüm kahramanları “üstün insan” kalıplarıyla sınırlandırılmış, sahte dünyalar üzerinde fantaziden fanteziye koşan pür,i pak karakterlerdi. Onun karakterleri, insanın ilkel doğasına dair tüm “negatif” özellikleri taşıyarak, kendi bildikleri kirli yollardan ilerleyerek, dönemin sanatçılarını (çizgi roman, resim, müzik, sinema…) derinden etkilemiş ve Crumb’ı ülkesinde karşıt kültürün önemli bir simgesi haline getirmişti. 70′li yıllarda kariyerinin zirvesine çıkan Crumb, ününü pekiştiren “riyakâr” diye nitelendirdiği düşüncelerden oldukça rahatsızlık duymaya başlamıştı. Bu durumu, “ilgilendikleri şey çizdiklerim değil sadece ünüm; nerdeyse sanki Amerika’da icat edilmiş bir davranış şekli, bundan nefret ediyorum” diye değerlendiriyor.
Robert Crumb, 1972′de “Frizt the Cat”in Ralph Bakshi tarafından sinemaya uyarlanan animasyonunu ise düşünmek bile istemiyor. Açık politik göndermeler altında boğulmuş olan filmden o kadar çok rahatsız olmuş ki, ünlü karakterini filmden hemen sonra çizdiği bir macerasında öldürerek ondan kurtulmuştur.
AMERİKA'DAN KAÇIŞ
Crumb ünü ile ilgilenenlere ve “yaşı ilerledikçe nasılsa yumuşar” söylemlerine tepki olarak, yaşlandıkça daha sert hikayeler çizmeye başlar. Koca popolu, kalın bacaklı kadınlara duyduğu ilgiyi tuhaf fantazileriyle süsleyerek abartılı biçimde iyice deşifre eder “Blow Joe” adındaki oldukça sert bir hikayesiyle alabildiğine uçlara giderek ürün reklamlarında pohpohlanan “çekirdek Amerikan ailesi” kavramıyla ağır biçimde dalga geçer. Crumb’ın nefret ettiği tüm tepkiler belli çevrelerin büyük nefretini kazansa da, ününden bir şey kaybettirmez; aksine yaptıkları daha da ilgi görür. Ülkesi Amerika’nın politikalarından iyiden iyiye nefret etmeye başlayan Crumb, kendisi gibi bir çizer olan karısı Aline Kominsky’nin ısrarlarıyla 90′ların başında Fransa’nın güneyinde ıssız bir bölgeye taşınarak yaşamının geri kalan kısmını burada sürdürmeye karar verir ve yoğun ilgiden sınra gelen sessiz günler, Crumb hayranı olan David Lynch’ın yapımcılığını üstlendiği, Terry Zwigoff’un yönetimindeki “Crumb” (1994) belgeselinin dünya festivallerine düşmesiyle yeniden bozulur.
CRUMB KARDEŞLER
Robert Crumb’ın kendini çizdiği hikayelerde sürekli film yapmakla kafayı bozduğu için dalga geçtiğini gördüğümüz yakın dostu Zwigoff, (ki o da bir çizgi roman ve blues manyağı) ilk uzun metarjlı filminin arkadaşı Crumb’la ilgili bir belegesel olması gerektiğini düşündüğünde, bu kadar ilgiyle karşılanacağını tahmin etmiş miydi bilinmez ama, filmin gücü de sadece Crumb’ın ilginç kişiliği ve ünüyle alakalı değildir kesinlikle (Bu arada Zwigoff’un geçmişte, 30’lu yılların efsanevi blues kemancısı Howard Armstong’u anlattığı “Louie Bluie” (1985) isimli orta metrajlı başarılı bir belgesel daha çekmiş olduğunu da hatırlatayım.)
Zwigoff, Robert Crumb’ın çizgilerle geçen kariyerini anlatırken, kamerasını Crumb ailesinin tanınmayan iki kardeşine çevirdiğinde, görülen manzara şoke edicidir. Amerikan ordusunda çıldırmış bir babanın katı baskılarıyla büyüyen, ezik oldukları için okulda diğer çocuklar tarafından sürekli hırpalanan ve bu yüzden çizgi romanlara sığınarak çizgi romancı olmaya karar veren üç erkek kardeşten ikisi Robert Crumb’ın üstün yeteneğinin gölgesinde kalarak çizmeyi bırakmışlardır. Filmde, küçük kardeş Maxon’u yıllardır yaşadığı döküntü bir otel odasında meditasyon yaparken görürüz. Geçmişini orada yaptığı resimlerini satarak karşılamaktadır. Maxon ressam ama özünde bir seks manyağıdır. Geçmişinde marketlerde alışveriş yapan kadınlara gizlice yaklaşıp donlarını indirdiği için bir süre hapis bile yatmıştır. Nevrotik büyük kardeş Charles’a gelince… Onun hikayesi iyice trajiktir. Charles çizmeyi bıraktıktan sonra sonra çıldırmış ve insanlardan korktuğu için annesinin evine sığınarak onun himayesinde yaşamını küçük bir odada sürdürmeye başlamıştır. Charles’ın uyumak ve okumak dışında yaptığı tek iş, kalınca bir deftere yaptığı kimseye göstermediği çizimlerdir. Zwigoff’un kamerasından bu defterdeki sayfaların tek tek aralandığı sahneyi ilk gördüğümde tüylerim diken diken olduğunu hatırlıyorum. Bana “Nasıl bir iş sizinkisi?” diye sorduklarında, tanımlayamadığım duygularımı orada birebir görmüştüm sanki: “İçgüdüsel olarak ilkel bir biçimde kağıtları karalamak”… Filmin çekimlerinden kısa bir süre sonra büyük kardeş Charles’ın intihar ettiğini öğreniyoruz kapanış jeneriğin de ve Zwigoff’un, filmini ona ithaf ettiğini.
ÇİZGİ ROMAN AŞKI VE SİNEMA
Bütün iç acıtıcı detaylarına karşın “Crumb” belgeselinin çok eğlenceli ve büyüleyici birçok aynı tarafı da var: Crumb’ın kendi hikayelerini kare kare yorumlandığı bölümler (ki bu bölümler yüzünden filme 18 yaş sınırlaması getirildiğini de belirteyim hemen), bacak fetişistleri için çıkan bir derginin fotoğraf çekimlerine katılan Crumb’ın, çizdiklerine tıpatıp benzeyen iri bacaklı kadınlarla birlikte poz verdiği sahneler, eski karısı ve kız arkadaşlarının Crumb hakkındaki yorumları ve Crumb’ın Amerika’dan ayrılıp Fransa’ya gidiş hikayesi… Filmin, 20’li yılların blues plaklarından derlenen muhteşem müziklerini unutmayalım. Eğer filmi sipariş etmeyi düşünürseniz sepetinize kesinlikle “soundtrack”ini de atın, pişman olmayacaksınız.
Zwigoff’un “Crumb” belgeseli festivallere düştüğü andan itibaren dünyanın en iyi belgesellerinden biri ilan edildi. Büyük sinema dergilerinin düzenlediği “Ölmeden önce seyretmeniz gereken 1000 film - 100 film” gibi listelerin hemen hemen tümünde klasikleşmiş başyapıtları ardına alarak boy gösterdi. Terry Zwigoff’un başarısının sırrı, elbette ki yakın dostu olan Crumb’ın dünyasını çok iyi bilmesi ve katıksız bir çizgi roman delisi olmasıyla yakından ilgiliydi; ama işte yine de bu başarının en büyük sebebi onun yönetmenlik dehasındaydı. Zwigoff sadece belgesellerin yönetmeni olmadığını da, “Crumb” belgeselinden tam 7 yıl sonra çektiği bir çizgi roman uyarlaması olan “Ghost World” (2001) ile gösterdi; ve film kısa zamanda külte dönüştü.
“Crumb” DVD’sinin amazon.com’da satılan iki ayrı baskısına gelecek olursak, “Special Edition” ibareli ikinci baskıda bulunan yönetmen Zwigoff ve eleştirmen Roger Ebert’ın filme paralel sesli yorumları dışında iki baskının birbirinden pek bir farkı yok. Üstelik nedenini anlayamadığım bir biçimde sesli yorum bulunmayan ilk baskısının fiyat ikincisine oranla bir hayli pahalı. DVD’yi almak için ek özellik taşıyıp taşınmamasına aldırmayan bence; filmi izledikten sonra başka bir detay izleme ihtiyacı hissetmeyecek kadar doymuş olacaksınız büyük olasılıkla, Crumb’ı bilin ya da bilmeyin…
DVD + dergisi Kasım 2006 sayısından. Yazan : Oky
